16 Aralık 2008 Salı

Sahici Bir Albüm


Genelde bir albüm hakkında detaylı konuşmak için belirli bir sürenin geçmesi gerektiğine inanırım. Bazı şeyleri anlayıp hissedebilmek veya empati kurabilmek ilk başta her zaman mümkün olmayabilir. Şöyle ki, bir şarkı belirli bir halet-i ruhiyeden bahseder fakat o an dinleyen kişi o hisse oldukça uzak bir yerdedir ve biraz acımasızca yargılar lakin belli bir süre sonra o şarkıda anlatılan hissiyatın içinde oldugunda "aa gerçekten çok başarılı bir şarkı" diyebilir. Bu nedenle albümlerden konuşabilmek için üzerinden biraz vakit geçmesi gerekir diye düşünüyorum. Deniz Seki'nin Sahici isimli son albümü de biraz anlattığım duruma uygun benim için. Kendisini pek sevdiğimden ötürü albümü çıktığı ilk vakitten itibaren dinlemeye başladım. İlk başlarda Aptal ve Sahici şarkılarına takıldığım için diğerlerini pek dinlemiyordum. Bir gün Ankara'dan İstanbul'a dönerken Varan'ın kapalı devre sistemine takılıydı CD. Açıp dinledim ve daha da sevdim albümü. Deniz Seki için diyeceğim bir kaç şey var aslında. Genel olarak magazin basınında fazlaca yer bulan şarkıcıların müziğini pek başarılı bulunmaz. Çoğu zaman da bana göre doğrudur. Deniz Seki ise bu yargıyı şu yıllarda delebilen tek müzisyen. Magazin dünyasında bu kadar yer bulmasına rağmen şarkıları da fena halde başarılı. Geçmişte de kendisinin pek su yüzüne çıkmamış ama kelimenin tam anlamıyla(literally:)) şahane şarkıları var. Bu albümde de alışık olduğumuz Deniz Seki'nin varlığını görmek içimi rahatlattı açıkçası. Bir değişiklik olarak albümün klasik ve geleneksel türk müziğine ve nağmelere diğerlerinden daha fazla yer verdiği. Deniz Seki'nin de bu zorlu nağmeleri başarıyla eylemlendirdiğini görebiliyoruz. Vakit kaybetmeden kısa kısa albümdeki şarkılara göz gezdirmeye başlayalım;

1-) Pişman Olmadım
Albümün ilk şarkısı, Deniz Seki'nin kişisel basın açıklaması niteliğinde ve son derece de içten buldum ben şahsen. Burada biraz kamuoyunun yaşadığı iki fırtınalı aşk olan Okan Bayülgen ve Hüsnü Şenlendirici ilişkilerinden sonra fazlaca üzerine gelmesine sağlam bir duruş sezinleniyor. Ve bunu oldukça onurlu buldum ben şahsen. Yaşadıklarının kendine özel olduğununun ve asla kalbinden silinmeyeceğinin açık ifadesi. Orhan Veli, Garip ile ilgil ibir köşe yazısında "yaptığım hiç bir şeyden pişman olmaycağım sözünü kendime düstur edindim" diyordu. Burada da o ne kadar tepki çekse de sağlam bir şekilde dikilişin hikayesi var 8/10

2-) Zirve

Albümde ikinci şarkı olan Zirve, diğer parçalara dair sinyalleri içinde barındırıyor aslında. Popüler öğelerle süslenmesine rağmen klasik nağmeleri görebiliyoruz. "Burası soğuk üstünü örtmedne uyuyamazsın" bölümünde iyice görünür biçimde ortaya çıkıyor bu durum. Deniz Seki naif sesli bir kadın. bunu da şarkılarına oturtmayı iyi beceriyor. Zirve'de de kendisesinin şarkıya uygunluğu su götürmüyor gerçekten. Müzikal anlamda biraz üvey evlat gibi olsa da gelecek şarkılar için verdiği işaretler bakımından başarılı 8/10

3-) Aptal
Albümün çıkış şarkısı olan Aptal, türk musikisinin ve yeşilçamın öğelerini üzerinde barındıran bir klasik olmaya aday bence. Müzikal anlamda genel olarak klasik türk müziği öğeleri öne çıksa da kullanılan enstrümanlar modernist enstrümanlar. buradan çok iyi bir nağme daha çıkarmış Deniz Seki. "Şu üç günlük ömrüne beni sığdıramadın" derken aklında yeşilçam melodramları geçmeyen var mı? 10/10

4-)Sahici
Albümün ağır topu. Albüme ismini de veren bu parçayı biraz Acele şarkısının karakteristiğinde buldum ben. Yalnızca çok daha klasik türk müziğine yakınlığı dışında. Direk olarak şarkıya girmesiyle ve içinde barındırdığı duyguyu Deniz Seki'nin sesinde kanlı canlı gördüğümüz bir parça. Ritmin yakalayıcı olmasının ötesinde sözleri de hiç dikkat etmeden dahi dinlenebilir. Çünkü son derece akıcı. tek özelliği bu olsaydı keşke. Deniz Seki'nin müzikal ve şarkı söyleme anlamında tamamıyla olgunluk dönemine geldiğini görebiliyoruz. Sahici hem deniz Seki'ye hem de yola çok yakışan bir parça. 10/10

5-)Şaka Değil
Yine zaman zaman yetmişleri anımsatan bir çalışma. Deniz Seki'nin ilginç bir tarzı var. Bakıldığında popüler müzik yapıyor denebilir lakin söylediği biçim ve şarkılara verdiği can şu yıllarda gerçekten unique. O tarzda söyleyen başka biri yok. Örneğin bu şarkıda "canımın acısını bir ben bilirim" diye başlayan geçişi pek güzel olmuş. Fakat müzik anlamında zayıf kaldığını düşünüyorum. İkinci geçişi olan "hayat bazen upuzun yol" da da deniz seki oldukça başarılı fakat müzik aynı şekilde eşlik edemiyor Deniz Seki'ye biraz zayıf sanki. 7/10

6-)Gurur
Deniz Seki'nin bazı şarkıları çok bilinmez lakin fena halde güzeldir. Piyasaya çok fazla düşerek helak olmazlar ama bilenler ve dinleyenler o tadı sonuna kadar yaşarlar. Sanırım kendisi de bu şarkıların öyle özel olmasını istiyor olacak ki geri planda tutuyor. Tutma Kendini şarkısı buna en güzel örneklerdne biri mesela. Bu şarkıyı da biraz o nitelikte düşünüyorum ben. Evet belki tutma kendini kadar muhteşem değil ama özellikle bir otobüs camında dinlerseniz çok şey anlatacağını söyleyebilirim. yine de eksik gibi geldi bana bilemiyorum nedenini. 7/10

7-)Kayboldum
Son derece tatlı bir parça. yine yeni yeniden yeşilçam ve türkiye kültürüne son derece uygun geçmişin birikimlerini taşıyan(müzik bakımından) güzel bir parça. Yeşilçamda bir filmde kullanılmış olsa bu parça kimsenin şaşıracağını sanmıyorum. Nağmeleri çok güzel geçtiğinden bahsetmiştim deniz seki nin. Bu şarkıda "yılları önüme kattım" derken "yılları" deyişi dikkatli dinlenmeli. Harika söylemiş, sadece o kelimeyi söyleyişi bile tüm şarkıyı bambaşka bir havaya sokabiliyor. Bu albümde şunu gördüm şahsen. Deniz Seki şarkı söyleyebilme konusunda artık kendisinin zirvesinde. Hatasız ve son derece başarılı, üst seviye. 8/10

8-) Yine Hüzün
Bu parça biraz özel. Yani şöyle özel, her zaman dinlenecek bir parça değil. Sadece "o" havadayken "o" tadı verebilir diye düşünüyorum. Buna rağmen sözler basit kalmış gibi geldi bana, diğer parçalara nazaran. bu müzikte(ki albümün en insanı yakalayan ritmlerinden biri) daha iyi bir şeyler çıkabilirdi diye düşünüyorum güfte olarak. güzel ama çok da güzel değil. 7/10

9-) Yeter
Sezen Aksu'nun ünlü klasiğinin yeniden yorumu. Deniz Seki daha önce de sıkça değindiğim üzere, "şarkıyı söyleyiş" açısından kusursuz bu albümde. bu parça için de Deniz Seki'nin okuyuşunda bir sorun yok fakat o müzik nedir öyle. Eğer cover ve modernize etme müzikal anlamda böyle bir şeyse lütfen bırakın eski halinde kalsın veya bu müzik yerine orjinal müziği koyun da Deniz Seki öyle okusun. Çok iyi okuyor çünkü. Bu albümde bir çok şarkıyı müzikal düzenlemeler baltalamış ve maalesef bu cover mevzubahis baltalamanın en bariz örneği. Sadece Deniz Seki'nin sesi bir şarkıyı kurtarmaya yetmez, hele ki o parça klasikse. 5/10

10-) İmkansız
Albümü her dinleyişimde Yeter'den sonraki şarkılarda sorun yaşıyorum değerlendirme için. Çünkü müzikal anlamda hiç bir şey barındırmayan o yeniden yorumdan sonra albümün o büyülü tadı birden kayboluveriyor gözümde. Ama sorun Deniz Seki'nin kendisi değil kesinlikle lakin müzik ve düzenleme anlamında çalıştığı kişilerin kulağını çekmeli biraz bence. bu parça albümün alışılmadık tarzda şarkılarından gibi, çok enstrümanlı ve müzik olarka gereğinden fazla sesli bence. Nakaratı da başka bir şarkıyı anımsatıyor gibi. Yani bilindik bir ritm gibi. Her şeye rağmen ilginç biçimde Deniz Seki bu parçayı da başarıyla okumuş. Yani bir takım oyuncusu gibi, kendisine ne görev verilirse başarıyla yapıyor fakat takım buna ayak uyduramıyor sanki. Sözlerin en dikkat çeken kısmı "emek olmazsa biz de olmayız, büyük olur dağların dumanı" bölümü şarkıyı biraz daha iyi bir yere taşıyor. 6/10

11-) Bu Senin Seçimin
Bu şarkıyı oldukça beğendim ben. Hafif ritmine çok güzel uyum sağlamış Deniz Seki'de. yoksa müzik nihayet Deniz Hanım'a mı uyum sağlayabilmiş demeli? Tabi ki albümde ilk sıralarda gösterilebilecek bir şarkı değil. Kendi halinde küçük ama başarılı. Kendi içinde tutarlı ve hatasız buldum. Sözleri de pek naif pek güzel. Yolda dinlenmeli. Ankara İstanbul yolculuğumun en güzel öğelerinden biriydi."Hayat oyununda kavuşamasak bile, sevişmek lazım" 8/10

12-) Eski Bir Şarkı Gibi
Adına yakışır bir parça. Başladğı ilk on saniyede aklıma Erkin Koray şarkılarının girişleri geldi. Sonrası tabi ki farklı. Yine soft ve narin, arındırılmış popüler müziği görüyoruz. Eskilerde vardı bu tarz. Deniz Seki "çok mu" derken hissedilen içtenlik müthiş. Sanki Sadri Alışık, meyhanede Ayhan Işık ile içip dertleşiyormuş gibi. gözümün önüne aynen bu görüntüler geliyor. Eğer seviyorsanız mutlaka ama mutlaka dinleyin bu başarılı düzenlemeyi. 10/10

14-) Oyun
Geçmiş albümlerinde de Jazz'ı andıran müziklerin olduğu şarkıları vardı Deniz Seki'nin. Bunlar da albümde son sıralara saklanmıştı. Sadece keşfetmek isteyenlern bulabildiği yerlerde. Bu şarkının da açılışı ve devamı bu tarzı andırıyor. nakaratta bu hava kayboluyor gerçeği söylemek gerekirse. Öyle devam etse daha güzel olurmuş sanki. yine de gidelim buralardan ın nakaratının tadını duyabiliyorum. Öte yandan sözlerde Denizin anlatıldığı bir şarkı bu. Bu denizin Deniz Seki'nin kendisi olduğunu tahmin etmek çok zor değil. Deniz Seki bir çok fırtınalı aşk yaşadı, magazin dünyasına da yansıyan fakat kendisi hakkında en sevdiğim yönlerden biri bu aşklarına, gelen her türlü tepkiye rağmen sahip çıkması ve kendisi için özel yerlere koyduğu inancıydı. Kendisiyle bir akşam yemeği yerken aşktan bahsetmeyi ve üzerine saatlerce konuşmayı çok isterdim. Aşkı yaşamaktan her ne olursa olsun korkmayan ve cesaretli kişiliği bu günlerde bulmak çok zor gerçekten. "Deniz bu belli olmaz, sağı solu mavi dolu" ne de olsa 9/10

15-) Adaletsiz Seçim
Dinlendiğinde bu şarkının, Deniz Seki'nin Hüsnü Şenlendirici ile yaşadığı ve çok defa magazin sayfalarına yansıyan fırtınalı aşka hitap ettiği söylenebilir. O yüzden daha doğrusu bu ilişkiyi bilmediğimden üzerinde çok fazla konuşmak istemiyorum. Söylemek istediğim Deniz Seki'nin bir önceki albümünde de Okan Bayülgen ile yaşadığı aşka dair olduğu söylenen şarkısı da vardı. Bu şarkı albümde arkalara gizlenmişti ve sadece bilmek isteyenlerin bulduğu bir yerdeydi. Bu şarkı da son sırada. Biraz sanki göstermek istemiş gibi geldi bana son sıraya koyarak. Şarkının kısa sürede tanınmış olması da bunun bir göstergesi bence. biraz daha özel bir yere gizlemesini isterdim albümde açıkçası. (Puansız)

olsa da yesek #2

12 Aralık 2008 Cuma

olsa da yesek #1



Toblerone 4.5 Kg

18 Ekim 2008 Cumartesi

nereloloyor?

okulların açılmış olması, yazın bitmesi, iş-güç hadiselerinin anormal yoğunlaşması(benim sebebim bu misal) nedenleriyle sanırım, bir sessizlik hakim renkli gözlük ekibinde.

bunu da böyle not düşmüş olalım.

06 Eylül 2008 Cumartesi

doğum günleri

blog olayına verdiğim aradan sonra ard arda gelen 2 doğum günü...
kutlu olsun..

blog yazarlarımızdan;

Prettyinpink 5 eylül'de doğmuş.





O.K 6 eylül'de doğmuş.



her ikisinin annelerinin ellerinden öpüyorum,
Semra Teyze ve Emine Teyze'ye böyle 2 insanı hayatıma kattıkları için teşekkür ediyorum.

05 Eylül 2008 Cuma

elveda rumeli

geçen sene başlayan bir tutkumdan bahsedeyim size, cnbc-e izliyorum, radikal okumuyorum ama yerli dizilerle aram pek iyi değildir, pek tabi süper baba ile büyüdük, sıcak saatler ile kendimizden geçtik ama onlar gibi dizi gelmez bir daha...

anne tarafı trakyalı, baba tarafı göçmen olunca ister istemez kanı ısınıyor insanın balkan esintili her şeye.. müziğine, şehirlerine, insanlarına...

elveda rumeli dizisi de öyle oldu doğal olarak.
gerek şiveye, gerek çekimlerin yapıldığı mekana hayran olduk.

ailecek izliyoruz, yemek saatleri, işler bu diziye göre ayarlanıyor... evde konuşma şeklimiz değişti, babaya - babiş, küçük kardeşe - kızan der olduk.. "niçin" sorusu yerini "niçIn niçIn"a bıraktı...

ve bir çok şey...

bir de müzikleri var, bence beni asıl bağlayan o müzikleri oldu. sonunda baktılar, insanlar televizyon kayıtlarından şarkıları alıp dinliyorlar, dizi de tuttu diye bir albüm çıkardılar. her bir şarkısı ayrı güzel. orjinal makedon şarkıları var, rumeli şarkıları da keza.. bazı şarkıların enstrümantal halleri de mevcut.

çok güzel bir yol albümü. tarafımdan test edildi onaylandı. edinin derim.





ELVEDA RUMELİ DİZİ MÜZİKLERİ

22 Ağustos 2008 Cuma

pişt

kimse yok mu yav? =//

22 Temmuz 2008 Salı

ni la bombe atomique, un amour platonique!

evet, tatildeyim.

acilen toparlandım. üstümden koskoca bir aşk geçmekteyken bir kaç gün tatile çıktım. aklıma gelmişken de sana yazayım dedim sevgili renkli gözlük karşim. (y)

yazıya sertab erener ile başlayıp demet akalın' a geçiş yapmış olmam ayrı bir yazının konusu olacak kadar derin bir muamma, biliyorum.

neyse, öyle işte. hadi ben oyalanmayayım.. öperim!

- anneeeeeee! kolluklarımı şişirir misin, denize girceeeem!

07 Temmuz 2008 Pazartesi

The truth is out there and stranger than fiction


x files izleyenler cümlenin ilk bölümünü anımsayacaklardır. mevzubahis dizinin açılış jeneriğinin sonrasında yazar bu cümle "the truth is out there". peki ikinci kısım, onu da mark twain in malumunuz olan ünlü sözünden kesip biçelim
"truth is stranger than fiction, because fiction is required to stick to possibilities. truth on the other hand isn't." peki bu ikisinin ne bağlantısı var ki de gelip buraya yazdım? Aslında hiç bir bağlantısı yok, yazacağım kouya dair olarak da bağlantılı değiller. sadece aklıma geldi öylesine.

efenim bilenler bilir bir çok insanın aksine boş zamanlarım nitelemesi benim işimde bolca kendine yer buluyor. o nednele yeni diziler ve gecede bir film izlemek şeklinde bir değerlendirme içerisine giriyorum bu vakitleri işyerinde. normal(!) boş zamanlarımda ise dışarıya çıkıp dolaşmayı tercih ediyorum genelde. neyse mevzu bu değil, bu boş zamanlarım olarka nitelediğim zaman dilimlerinin birinde izlediğim hoş bir film aslında mevzu.

Uzun süredir izlemek istediğim bir filmdi stranger than fiction. Memlekette gösterime girdiği ilk andan itibaren ilgimi çekmişti lakin bir türlü gidip izleme fırsatı bulamamıştım vizyonda iken. öteleye öteleye bu vakte kadar geldi. son olarka gecen gece hard diskimin derinliklerinden çıkartıp izledim. izledikten sonra ise bu zamana kadar tuttuğuma, izlemeden öylesine beklettiğime fena halde pişman oldum. beklediğim oldukça üzerinde "iyi" bir film çıkmış ortaya. "harika" değil, ama "iyi". bu cümleyi ve barındırdığı metaforu filmi izleyenler daha net anlayacaktır.



Öncelikle oyunculuklara değinmek niyeti içerisindeyim. efenim bu filmde emma thompson bence kariyerinin doruk noktası seviyesinde bir oyunculuk sergiliyor. her hareketi her mimiği, gözlerinin teklemesi o kadar başarılı ve "takıntılı" ki harikalar yaratmış. emma Thompson 'ın mükemmel oyunculuğu için dahi izlenebilir fakat tek nedne bu olsaydı keşke. Filmde, çoğunlukla komedi filmlerinde görmeye alışık olduğumuz will ferrel da kendisinden beklenenin oldukça üzerinde bir performans ortaya koymuş. Açıkçası şaşırdım bu kadar iyi beklemiyordum. Filmdeki asıl şaşırtıcı oyunculuk performanslarından biri dustin hoffman a ait aslında. O da çok abartılı biçimde oynamış, izlerken fazlaca sırıtıyor.

dedik ya filmi sevmek için tek neden oyunculuklar değil. öncelikle alışılagelmişin çok daha ötesinde bir kurgusu var filmin. Temel olarak kapitalist düzenin robotlaştırdığı bir adamın yaşamına giriyoruz. Kapitalist düzene bir makina edasıyla baglı olan bu adamın hayatının kurgusunun adım adım değişimine tanıklık ediyoruz Emma Thompson aracılığı ile. Öte yandan Komünizm ideolojisine temelden bağlı lakin neredeyse tüm komünist öğeler gibi empatiden yoksun olan ana pascal karakterimiz ortaya çıkıyor. Kurgudan mümkün olduğunca üstü kapalı bahsetmeye çalışıyorum. o yüzden bu paragrafı burada kesmek niyetindeyim.

"little that he knew" cümle parçacığı aslında tüm hikayenin temeli. Edebiyat ile sinemanın birleşimi her zaman mükemmel olmamıştır malumunuz. fakat bu filmde edebi öğeler ile sinematografi azaları ustaca birleştirilmiş. komedi ve tragedya arasında gidip gelen kahramanımızın en sonunda ssg nin "ilişki checklisti" benzeri yaptığı checklist bir türün ağırlığını ortaya koyarken bu iki türe dair güzel bir benzetmeye de yer veriyor. "komedi seni evlendirir, tragedya ise öldürür" şeklinde idi yanılmıyorsam.

filmin görüntü kısımları üzerinde de özellikle durmak istiyorum. Özellikle -sözlükte de bahsedilmiş- sevgili yazarımız emma thompson ve asistanının yagmurlu havada köprü kenarında oturdukları sahnedeki görüntü tek başına bir sanat harikası olarak nitelenebilir. bunun yanısıra sanatın kaosun içindeki düzen anlayışına riayeten anlık sistematik adımlar(özellikle kahramanımız harold carrick in hayatının işleyisi) da determinizmi ön plana çıkarırken, benim aklıma nednese mandelbrot fraktalı geldi. lakin tek bir darbe veya bir çoğumuzun bildiği üzere o kelebek etkisinin farklı yerlerdeki farklı etkili zincirleme dağılımının harold carrick in hayatına etkisi ve başlangıç noktasının da aslında kendisi olması bu çemberi yine kusursuz bir sanat eseri kılıyor geometrik olarak.

Efenim çok can sıktığımın farkındayım, yani demem odur ki mutlaka görülmeli, izlenmeli. bir de filmde harold ın gitar çaldığı sahne tekrar tekrar izlense de aynı hazzı verebilecek bir sahne olmuş, dipnot olarka ekleyeyim. izleyiniz, izlettiriniz 88/100 (kusuratlı rakam vereyim ki.....):)

04 Temmuz 2008 Cuma

Dini bütün bir albüm -kits-



Sagopa Kajmer, şu dünyada rap dinlememi sağlayan ya da öncesinde bu türe karşı duyduğum önyargıyı kırmayı başaran bir sanatçı. son albümünü yaklaşık bir aydır sürekli dinliyorum neredeyse. tabi ki deniz yıldızı nın da çıkması ile ikisi sürekli dinlenme oranlarını paylaşmaya başladılar. hakkında bir yazı yazasım var uzun süredir lakin ne vakit yazmaya kalksam kötü insanları tanıma senesi(kendisinin son albümü) hakkında her daim bazı şeyleri eksik anlattığımı ya da anlatmak istediğimden tamamen farklı bir şey anlattığımı görüyorum..defalarca dinledim defalarca da dinleyeceğim sanırım, öncelikle bunu belirtmem gerek. gerçekten sagopa kajmer in 2007 deki albümünü dinlediğimde uğradığım hayal kırıklığını tamamıyla tamir etmeyi başardı.

Albüm hakkında bir çok yerde karşımıza çıkan en önemli olgu, sagopa kajmer in dini öğelere bu albümde yoğun bir öncelik tanıdığı idi. her duyduğu arapça kelimeyi dua zanneden kitle dışında da bu görüş ortadaydı. ben de katılıyorum elbette. albümde ilk gözlenecek özellik dini motiflerin sıkça kendine yer bulduğu idi. bunu belki de sagopa kajmer in rap dünyasındaki oryantal duruşu sonucu, diğer rap yapan kişilerin kendisine hiddetlice saldırmaları (bir çok diss mevzusu var aslen) sonucu bu "camia"daki yalnızlığı sonucu sığınabileceği teorisi ile açıklayabiliriz. elbette ki neden bu olmayabilir. albümde onlarca defa dinledikten sonra dikkatimi çeken bir başka özellik -ki bu albümün bence tek negatif yanı- şarkılarda sıkça rastlanan "siz bir şey bilmiyorsunuz, ben her şeyi çözdüm" havası. bu aleni değil lakin bir kaç defa dinledikten sonra dikkat çekiyor ve rahatsızlık uyandırıyor. aslında etik yaklaşımın önemini vurguladığı şarkılarında pek de etik gibi görünmeyen bu duruş albümün kendisiyle çeliştiği tek nokta.neyse efenim kısaca şarkılar hakkındaki gözlemlerimi paylaşayım sıra ile.

1- Intro
Sagopa kajmer in bir çok albümünde gördüğümüz üzere kötü insanları tanıma senesi albümünün introsu da oldukça başarılı. açılış eski albümlere bir gönderme gibi görünse de 2.46 saniye süren introda, ilerleyen bölümler bir kaç dinleyişten sonra, insanı kendine çekerek albümde sıklıkla dinlenen parçalar arasına giriyor. özellikle ortalarda oluşturulan oryantal hava bu albümün daha şark özellikli olacağının sinyallerini açılışta veriyor. elbette bu intro nun "56 denklemli intro" seviyesinde olduğunu söyleyemeyeceğim lakin bu seviyeye çok ama çok yakın geçtiğini de belirteyim teğet değil de asimptot gibi. 9/10

2- Ben hüsrana komşuyum
Albümde pek de ısınamadığım parçalardan biri aslında "ben hüsrana komşuyum". öncelikle şunu belirteyim ki her ne kadar ısınamadığımı söylesem de bu ısınamamanın referansı albümdeki diğer şarkılardır. albümde 7 nin altında puan alacak sadece bir şarkı var benden o da kesinlikle bu şarkı değil. bu şarkı albümün ikinci şarkısı ve aslında sonraki şarkılardaki yoğun manevi içeriğe alıştırma sürecinin başlangıcı olan eski-ve bittabi klasik sagopa kajmer- pesimist havası ile şeklinde nitelenebilir. eski sagopa şarkılarını andıran bir tempo nakarat müzik ile gidiyor ağırlıklı olarak 7/10

3- Bir Kulaç Daha Atsam Karadayım
Oldukça başarılı bulduğum girişi ile albümün yüz aklarından olan şarkılardan biri. ayrıca albümü ilk dinlediğimde dikkatimi çeken üç şarkıdan biri. yoğun pesimist havayı da görüyoruz yin burada. nakrattaki benzetmeler ancak "birinci sınıf" olarak nitelenebilir. şarkının ikinci kısmında maneviyata sıkça değiniyor sagopa kajmer. özellikle dünyalıktan ziyade ahiretin önceliğine kendi hayatında. bu şarkıda oldukça kırıldığını da sıkça hissettiriyor geçmişten, belki de camia dan. 9/10

4-Düşersem Yanarım
Albümün kesinlikle enlerinden biri. nakaratında açık biçimde sırat köprüsünü tarif ederken sagopa hayatın riyakar yanını ustalıkla eleştirmeyi başarmış. ayrıca bu albümde sıkça duyacağımız "kaf kef" mahlasını da ilk kez bu şarkıda duyuyoruz. piano melodileri de mükemmel olurken bu albümde daha sıkça piano tınısı duyacağımızı ve bunların tamamının harika olduğunu belirtmek isterim. nakaratını kısaca aktararak geçeyim. hakkında ne kadar şey söylesem bir kaç şey eksik kalacak sanırım
"incecik ip üzerine koca ayaklar bindi, nefsim içime sindi. kirpiklerim titremekte korkularımdan, düşersem yanarım. o kadar içime sindim ki vinç getirsem kalkmaz.gömün burda canlı nâşım. iç çekmekten, düşünmekten ağardı saçım. düşersem yanarım." 10/10

5- İki Tanık
Sagopa Kajmer in kendini oldukça başarılı tarif ettiği ve kişisel olarak da benim albümde en sevdiğim parçalardan biri. ayrıca bu şarkıda üstü kapalı olarka "camia"dan diğerlerine giydirmeler de sezinlenmiyor değil. buna rağmen başta bahsettiğim albümde bulunan "ben her şeyi yiyip bitirdim" havasının en yoğun hissedildiği şarkılardan.
"söz ehlime itaat et benim sözüm cevher
kalemim olgunluk tahsilinde yalanına var reddim
iki tanık var biri dilim biri kalemim
olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim."
lakin sagopa o kadar iyi harmanlmış ki o havayı sezinleyebilmek neredeyse imkansız. 9/10

6- Gölge Haramileri
Albümün yüz aklarından biri daha. Sagopa Kajmer in nakaratta fars dili ve edebiyatı öğreniminin meyvelerini verdiği, anlamı öğrenildiğinde böyle ustaca bir dörtlük çıkarabildiği için alnından öpülesi kişiliğini ortaya koyduğu parça. Sözlerde muhtemelen Ceza kişisine olduğuna kanaat getirdiğim giydirmeler mevcut. lakin ben bunların bazılarını r.t.e. denen zat-ı muhterem e armağan etmek istiyorum. ne zaman "kalbim ak da pak da desen, yüzünden yansır pisliğin" dese sagopa kajmer aklıma, gözümün önüne ilk olarka r.t.e. geliyor. bir de şarkının sonunda söylediği dörtlük yavuz sultan selim indir.
sanma şâhım herkesi sen sadıkâne yâr olur
herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur.
sadıkâne belki ol âlemde serdâr olur
yâr olur ağyâr olur serdâr olur dîdâr olur.

bu dörtlüğün özelliği sözlükten görülebilir. üşenenler için yine de söyleyeyim,mevzubahis dörtlük hem soldan sağa hem de yukarıdan aşağıya okunabilir.

11/10 desem abartmış olmam umarım bu şarkı için :)

7- Bir çıkar Yolum Yok
Yine uzun bir yazı oluyor, kısa kesmeye çalışacağım. bu parça albümdeki neredeyse her parça gibi oldukça başarılı. özellikle "yaklaş bana yanmazsın, yansan da o senin içinde yansın" sözü inanılmazdır. her dinlediğimde bu söze takılıp kalıyorum bu parçada. Müzikal anlamda da oldukça başarılı olan kötü insanları tanıma senesi nin bu anlamda önemli örneklerinden biridir. fonda bir çıkar yolum yok diyen hanımefendi o akdar yakışmıştır ki şarkıya, ayrı bir öğe oalrak düşünülemiyor artık..10/10

8- Sahibinin Sesi
Albümde ki en ayarmatör şarkı diyebiliriz sanırım bu parça için. Merak edenler sözlükten araştırabilir. her mısrası, kolilerce soda içilse de hazmedilemeyecek cinstendir. özellikle elbette ki "bu sahibinin sesi merKEZ!" kısmı. 9/10

9- Beyaban
"etme eyleme sago" denmiş hep şarkı hakkında yapılan yorumların sonunda. ben de başında demek istiyorum.."etme eyleme sago"... gerçekten inanılmaz bir parça. dağıtıcı etkisi hayli yüksek, kelimelerle sagopa kajmer in nasıl içimi deştiğini anlatamam sanırım. Sözlere yine dönerim lakin bu parça albümde mükemmel müzik barındıran şarkılar listesidne üst sıralardadır. bu albümde müziklere ayrı bir özen gösterildiği aşikar, mevzubahis her ne kadar müzikten çok sözün ön plana çıktığı bir rap albümü olsa da müzikler bir çok şarkıda, bir çok sanatçının yapamayacağı kadar başarılı ve daha da önemlisi uyumlu ve bütünlük içerisinde..Beyaban kelime anlamı olarka çöl anlamına gelmekte farsça. nakaratı ise şöyle
"beyabân bârânın yaşı gözümün özü bednam salmış hüzünümün yüzü gülsün
ahvalim suskun dokunan bana mendil tutsun.
beyabân fırtınan beni kavurur göz yaşın kum olur dağılır
kumuna tozuna karışır biraz merhamet eyle etme.. eyleme.."
10/10

10- Sonumuz Yakın Mesafe
Geride bıraktığımız son 6-7 parçanın mükemmelliği sonrası her ne kadar vasatın üzerinde olsa da bu parça biraz sönük kalıyor. bu kötü olduğundan değil öncekiler olağanüstü olduğundan. Bu parçada sagopa kajmer in her ne kadar nakaratta pesimistliğe daldığını görsek de nakarat dışındaki sözler oldukça sert. 7/10

11 - Gördüklerime İnanmam Gerek
Albümün dinledikçe sevilen şarkılarından biri. Tabi bu da öncekilere nispeten biraz sönük kalmasına rağmen, girişindeki piano melodisi kesinlikle dinlemeye değer. "Bu benim hayatım" sözünden sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı havası girişi ve fondaki ablanın sesi olağanüstü. bu ablanın naif sesine eşlik eden vuruşlar da ne kadar çelişkili gibi görünse de sırıtmıyor. albümün en iyi müziklerinden ve arka fonlarından birini barındırıyor bu parça. Dinlemeyen çok şey kaçırır diyorum. 10/10

12 - Vesselam
Albümün çıkış şarkısı olarka nitelenebilir. lakin albümün tamamı muhteşem olduğu için böyle bir korelasyon yapmak doğru değil. bunu dememin nedeni albümden duyduğumuz ilk parça olması. elbette ki muhteşem. Albümün doğu kültürlü yanını bu şarkıda yine müzikal anlamda görebiliyoruz. bunun yanı sıra sözler için denecek bir şey yok. mükemmel sözler harika bir altyapı ve kusursuz bir parça çıkmış ortaya.
"dil ateştir, biraz suyla söndürülmesi mümkündür" 10/10

13- Tek Başınalığın Yolcusu
Albümü ilk dinlediğimde dikkatimi çeken bir başka çalışma. giriş kısmı son bir kaç şarkıda alışageldiğimiz üzere oldukça başarılı. Sagopa Kajmer in yine kendi yalnızlığına veya kırıklarına değindiği ama oldukça başarılı biçimde değindiği parçalardan. "Diline hakim ol bak sol elimde alyans" sözü hep ilgimi çekti bu şarkıda. öte yandan ritm ve müzik kendini ya da değiştiğini hissettirmedne öyle başarılı değişiyor ki zaman zaman..10/10

14 - Yakın ve Uzak
Bu parça inanılmaz...yani gerçekten inanılmaz..bir insan nasıl böyle bir parça yapabilir aklım almıyor..harika..İstanbul da oturanlar bu parçayı tam da köprü üzerindeyken dinlemeliler hareket halindeyken.. Daha önce de sıkça bahsetmeye çalıştığım ön planda sözler olmasına ragmen hayranlık uyandıran ve bir çok kişinin yapamayacağı müzikler konusu bu parçada tavan yapıyor..alıp resmen bambaşka diyarlara götürüyor..ayrıca bu şarkı için albümün tek aşk şarkısı diyebiliriz ama herhalde bu şarkıdan sonra başka bir aşk merkezli şarkı konulsa ona yazık olabilirdi..dinlemeyen kesinlikle bir şeyler kaybetmiştir.. gölge haramileri için 11/10 demiştim, bu şarkı için de aynı tabiri kullanacağım.. akılalmaz mükemmellikte..her şeyiyle..

15 - Düşenin Dostu Olmaz
10/10 luk dört şarkının altından yine biraz daha seviyeyi düşürüyoruz denebilir sanırım. kesinlikle kötü bir parça değil ama diğerlerinin mükemmel olması neticesinde biraz sönük kalıyor bu parça. 7/10

16 - Dessas
Albümde 7 nin altında not vereceğim tek parça. açıkçası bir türlü ısınamadım, sagopa kajmer in teorilerine olsun müziğine olsun. beni fazlaca rahatsız ediyor. Olmasa daha mı iyi olurdu ne? 4/10

17 - Kötü insanları tanıma senesi
Albüme ismini veren ve aynı zamanda albümün son şarkısı olarka kendine yer bulan parça. tahmin edilebileceği üzere mükemmel. Piano tınılarının en etkili yansımalarını bu parçada görüyoruz, nakarat kısmında ise pilot bir kamera tepeden yaklaşıyor ve fonda bu şarkı çalarken Fatis Sultan Mehmet köprüsünde bir araba trafik olmayan bir saatte hızını almış gidiyor şeklinde bir görüntü canlanıyor gözümün önünde.."Sago kaç firara hakkın var" 10/10

01 Temmuz 2008 Salı

......m geldi

hep bir şeyler gelir içimizden. bir şeyler yapmak, bir şeyler içmek, bir şeyler yemek, bir şeyler demek, bir şeyler bir şeyler...
sanırım insan olarak ilk "çişim geldi" ile girdik bu girdaba, sonra bir şeyler yiyesimiz, sokağa çıkasımız... bu gelişler doğuştan ölene kadar süregelenler. yaş biraz büyüdükçe, diyesimiz gelir, diyemeyiz ama.. susmamız gelir, susamayız da.

sibel sezal, sesinin rengini sevdiğim bir hanımdır, "bu kalp seni unutur mu?" ile hatırınızdadır bazılarınızın. olabilir arkadaşım sağolsun bu hanımı "dönesim geldi" ile hatırlattı, sözleri fikret kızılok'a ait. mog salaklık yaptiği için buraya koyamıyorum, yazının altında link vereceğim.

farketmeden gelip geçiyor seneler
yaşadıkça çözülen garip bilmeceler
bu virane geçmişi gönlüm neden heceler
belki de onlara dönesim geldi

dilimin ucunda zaman beni sayıklar
kağıttan bir sandal dönmeyen uçurtmalar
gönlümün bahçesine açılan patikalar
belki de geçmişe dönesim geldi

dönesim geldi dönesim geldi
dönesim geldi dönesim geldi

sabah bir sır gibi kopardı geceden
herşeyi anlardı gözlerim gözlerinden
ayrıldı ellerim ellerinden
şimdi ise onları tutasım geldi

içimde sen vardın bilmezdim bildiğini
anlamazdım o zaman neden üzdüğümü
nasıl da saklardım seni sevdiğimi
şimdi ise onları diyesim geldi

diyesim geldi diyesim geldi
diyesim geldi diyesim geldi

çözdükçe dolaşan bir yumaksın içimde
sen geliyorsun kapılar açıldıkça
gölgem gibi arkama bakındıkça
dönüpte sana koşasım geldi

dudaklarım titriyor adını söyledikçe
dönmek kolay değil içini bilmedikçe
seni unutmak için ölesim geldi

ölesim geldi ölesim geldi
ölesim geldi ölesim geldi

şimdi bu şarkı o kadar benden ki, o kadar benim ki...
ben varım içinde bu şarkının, sen de varsın...

o kadar uzun yıllar oldu ki, yaşadıkça seni özledim ki, hala ilk gördüğüm günü heceliyorum... bütün yollar sana çıkıyor, yanlış yoldayken bile yanıbaşımda beliriveriyorsun... evet şarkıdaki gibi geçmişe dönesim geldi.

gözlerinde bir şey göremiyorum bakakalmama rağmen, elini tuttuğumda bırakasım da gelmiyor.. bıraktığım zaman da hakikaten, tutasım geliyor.. şarkıdaki gibi o da, elini tutmak istiyorum.

ilk başta sakladım tuttum yıllarca, ama geçtikçe zorlaştı.. şimdi bildiğini bilmiyordum, ama benden kaçarken farkettim meğer sen de farkındaymışsın... işte bildiklerini sana diyesim geldi.. şarkıdaki gibi evet...

arap saçı oldu adın kafamda, atamıyorum kafamdan... baş harfinle başlayan her kıza senin adınla sesleniyorum istemsiz. çalan her telefona, gelen her mesaja sen misin diye bakiyorum, böyle oldukça sana deli gibi koşarak gelesim geldi..

dudaklarım titriyor, içim buruluyor seni düşündükçe, adını andıkça... içini bilmeden dönmek, sana gelmek kolay değil.. bütün bunlardan kurtulmak için ölesi geliyor insanın...

artık sayıyorum geriye, bir elin parmaklarından az kaldı.
gelesim geldi, geleceğim,
tutasım geldi, tutacağim,
diyesim geldi, diyeceğim...

artık gerisi sana kalmış işte, olduğu kadar...

Sibel Sezal - Dönesim Geldi

24 Haziran 2008 Salı

büyümek

bu hafta adidas streetball vardı balıkesir'de. artık sadece izleyici olarak katılabiliyoruz bu tip turnuvalara. üzülüyorum bir yandan böyle bir şeyin içinde olmak oldukça keyifli oluyor. en son 2005 yılında katılmış ve omzumu çıkartmıştım ilk maçta, sonrasında da takımımız yedeksiz olarak elinden geleni yaptı, keyifli bi hafta geçirmiştik. O.K. da vardı hatta takımda.

neyse, cumartesi günü finalleri vardı, burada yaklaşik 1 hafta sürüyor bu organizasyon, en son güne finalleri ve gösterileri koyuyorlar genelde. biz büyükler finalini izleme niyetiyle gittik, gitmişken gençler finaline de baktık. 2 tane güzel takım, aslan gibi çocuklar mücadele ediyorlar gayet centilmence. finali kaybeden takımda bir çocuk vardı, boyu posu diğerlerinden farksız, anons yapan burhan hoca " emre 1995 doğumlu" diye bir şey anons yaptı. hangi yaş grupları hangi kategoride bilmiyorum ama sanırım yıldızlarda oynayabilir 95 doğumuyla. işte o 1995 doğumlu cocuk finalde oynuyor, bir düşündüm 1995 yılında ben streetball'a katılmıştım.

vah bana vahlar bana.. şimdi afedersiniz göt göbek birleşmiş, baskülde 3 haneli rakamlar var. benden geçmiş yani resmen...

büyümüşüz be.. hem ebat olarak, hem kafa olarak.
gerçi o yaştaki hayallerimden gerçekleştirebildiklerim pek yok, ama bir daha düşündüm normaldir, o kadar gerzekçe hayallerim varmış ki gülüyorum kendi kendime.

büyümek bitmiyor hiç, yaşadıklarımızla ve yaşayamadıklarımızla da büyüyoruz.
ama ben yaşayamadıklarımla daha çok büyüyorum.
hatta çok büyüdüm.
patlama yakındır.

23 Haziran 2008 Pazartesi

sırası değil.

bazı şarkılar olur, aklınıza gelir, canınız çeker (ya da ben hafiften hasta bir ruha sahip olduğumdan böyle, bilemedim); şarkı da tutup sizi dibe çeker. en karanlık köşenize iteklediklerinizin olduğu yere.. şarkı çekmez aslında, siz bir uğramak istersiniz. kaşınırsınız.
karanlıktan gözükmezler, ama hissedersiniz, bilirsiniz hala oradalardır, hiçbir zaman gitmemek üzere.
hiç mi vaktim olmadı benim, şimdi gidemem sırası değil. sırası hiçbir zaman gelmeyecek bundan sonra.
binbir türlü gerekli gereksiz his doluşuyor, hangi birini dinleyeceğimi şaşırıyorum böyle zamanlarda." geçer" diyorum, çocuk kandırıyorum.
her türlü kendini haklı çıkarma yöntemi/bahanesi de mevcut tabii her insanda olduğu gibi. 3. kişilerin yorumu bir yere kadar işe yarıyor, son noktayı koymak size kalıyor.
sonra da doğru mu yanlış mı diye sorgulamalar başlıyor. aylar sonra bile gelip gidiyorlar böyle. gerçekten doğru olanı da hiçbir zaman öğrenemeyecekmişim gibi geliyor.
ama aylar sonra, eskisine nazaran biraz daha az acıyor.
zaman her şeyin ilacı derler ya, öyle gerçekten.
ilaçlar da bir yere kadar, o ayrı.

caddebostan

caddebostan güzeldir...
caddebostan çimendir, biradır, tuzlu fıstıktır tadından yenmeyen...
cadebostan sahildir asıl bilinen, ama sahil ki; kayaları, yosunları, sahipsiz köşkü, nemi, rüzgarı ve her deniz otobüsü geçişinde tedirgin eden dalgalarıyla...
caddebostan aydır, ayın hep soldan doğuşudur mevsimler değişse de...
caddebostan şarapçıdır, bi yüzbin lirası olandır.
caddebostan özgürlüktür, içerken polise el sallamaktır, çöpleri toplayan belediye işçilerinin afiyet olsun demesidir caddebostan...
yalnızken aşktır, terkedilmişken genelde kıştır caddebostan, sert eser...
ama asıl bahardır caddebostan...müjdecisidir baharın geldiğinin müdavimlerine. artık parkalar çıkar, hırkalar ve zaman içersinde tişörtler alır caddebostanda yerini, bira göbeklerinin üstünde...
caddebostan kahkahadır, hatıradır ve birkaç damla göz yaşı...
caddebostan sigaradır, dumanı içmeyeni rahatsız etmeyen...
caddebostan içilendir, sevilendir...
caddebostan güzeldir...

22 Haziran 2008 Pazar

sınav dönemi hezeyanları

final, bütünleme vs. geçici şeyler bunlar.. her ne kadar ''allaaam ne yapıcam'' dense de yapılıyor bi şekilde. mucizevi bi durum söz konusu. ne bi ders notu ne de en ufak bi kaynak olmaksızın girilen bi sınavdan alnının akıyla çıkabiliyor insan. ya da ben şanslıyım ve üstelik yüzsüzüm ki utanmadan cümle aleme afişe ediyorum böyle kendimi.

ilkokulda çok hırslıydım. sınıf başkanı olmakla birlikte dört ayrı eğitsel kolda birden çalışır, andımızı her sabah okumak için insanlarla yarışırdım. okul müdürü bile bana hastaydı. bütün okula yapılan anonsları odasından bana yaptırırdı. törenlerde sunucu olurdum. korolarda solo söylerdim. en birinci bendim. dördüncü sınıfa kadar kendi krallığımda mutlu mesut yaşarken ''anadolu lisesi'' kavramıyla tanıştım. tek hedefim anadolu lisesi sınavlarını kazanmak olmuştu. köpekler gibi test çözmeye başladım. netice itibariyle kazandım. derin bi oh çekmek üzereydim ki ''open the window, shut the door'' sesiyle irkildim. nerdeyim ben diye sordum kendime. bu ne iğrenç bi formaydı. yeşilli sarılı eteğin altına kırmızı çorap giyilmesi kimin fikriyse tebrik ettim. yedi sene boyunca aynı formayı giydim. lisenin son iki senesinde tabi ki yine dershaneye gittim. sınavlarda sorularla yazışır dalga geçerdim kendimce. hasbelkader en iyi eşit ağırlık sınıfına düştüm. sınavlarımda otuz-kırk puanlık dev düşüşler olduğu halde bunu fark etmeyecek dillere destan bi rehberlik servisi vardı gittiğim dershanenin. sürekli bana müthiş bi insanmışım gibi davranıyorlardı. netekim o dönem de bi şekilde son buldu. öss denen gubidik sınavda donup kaldığımda yine aklımda benzer bi soru vardı: napıyorum?

hiçbir sınava ikinci kez giremezdim. bünyem kaldırmıyordu. sonucunu kabul etmeliydim. ve tabi ki kabul ettim. o kadar da kötü olamazdı. hem kim olsa dört senede mezun olurdu bu bölümden. öyle demişlerdi. ''sözde'' devam zorunluluğu vardı. lisede öğle yemeklerinde bile dışarı çıkamamış, haftasonu bile kendine kalmamış bi insan olarak en iyi şekilde istifade ettim bu durumdan. ilk dönem hiç okula gitmedim. az çalışıp çok kazanabileceğim bi iş buldum. dans etmeye başladım. çeşitli kurslara gittim. eğleniyordum. taa ki sene sonunda sınıfta kaldığım gerçeğiyle yüzleşinceye kadar. kim olsa dört senede mezun olamıyordu demek ki.

okul, sabrımın sınırlarını zorlamaya devam ederken karşılaştığım her bürokrasi kırıntısında aslında ne kadar metanetli olduğumu fark ediyorum. kep töreni saçmalığının tavan yaptığı şu günlerde mutlu keplileri dehşet içinde izlerken o kepleri kafalarına değil de yüzlerine takmalarının daha uygun olacağını düşünüyorum.

21 Haziran 2008 Cumartesi

Muhteşem Sanat: Sürrealizm

Stumble'da gezerken bir sitede photoshop kullanılarak yapılmış bir kaç resime rastladım. 40 tane resim vardı. Resim ile fotografın farkını bilmediğimden değil de resim demeye karar vermiştim ben. Çünkü gerçek olamayacak kadar güzeldiler. 50 sayfa yorum vardı tabi altında. Biri '' Surrealism is best art'' yazmış. Ben de ''eehe hakkatten '' deyiverdim.
Neyse ben de ''sürrelaizm en iyi sanattır'' diye başlık atıp, ben dahil hepimizi hafif sinir ederek, yazıma ilgi çekmeye çalışacaktım ama sanat için belli bir matematiksel kalıp kullanmayacagımı da biliyordum. Biri bana neye göre ''en''? dese, öyle susakalırım diye yapmadım...


Şu geçirdiğimiz an itibariyle okulum tatile girmiş, ben mezun olamamış yine aylak aylak dolanıyordum. Günlerimi ''aşk'' temalı hayallerle, dinlediğim şarkılara öyle saatlerce anlam katmakla geçiriyordum. Sonra anime olayına sardım. 100 bölümlük anime izliyorum. Karakterler o kadar hayatıma giriyor ki ''ah gerçek olsa ya bunlar, öyle bizim de yol hikayemiz olsa ya'' diyordum. ha niye hep böyle görülen geçmiş zaman ekleri kullanıoyurm bilmiyorum. hala öyle diyorum çünkü. Neyse bu animeler falan acayip güzel olunca, başka seriler de izlemeye başladım. Şimdi bunlar o kadar çokmuş ki izle izle hepsine bayılıyorum nerdeyse. sonra bu fantasy art'lar. fan art'lar falan derken, tamamem gerçekdışı şeylerle ilgilendiğimi farkettim.

Biraz gerçek hayata döneyim dedim. Hoşlandıgım insanı aradım. Kendisinin büt'leri oldugundan ve başka şehire gidip geldiğinden hani öyle rahatsız etmekte istemiyorum da hadi bi yapayim dedim. '' cuma büt. var sonra geliyorum ben'' falan dedi. ''ne cuması ya, bu shikamaru'ya ya da danzaou-sama'ya olsa perşembe günü için zamanı durdurur gelir be'' diyemedim tabi. o kadar da değil hani.
Sonra başka bir arkadaşım aradı ardından ablam. Çeşme'ye gidiyoz bizi götürsene falan dedi arkadaşta ''buraya gelsene yardım edersin '' dedi. ikisine de gerek sınavlardan, gerek başka sebeplerden zerre vaktim yoktu. ama ikisinin isteğini de yerine getirdim. hayır böyle gerçekte yapılması zor şeyleri yaptım diye bir sanat yaptıgımı iddia da etmiyorum ama ya neyse...

Ha gelelim sürrealizm en iyi sanata. Madem böyle bir yazı yazıyorum bakayim dedim sürrealizm'in tarihine. Doğuş tarihi, öncüleri falan hikaye kısım ya önemli olan nokta mantıgın devre dışı kalıp, yazıların , resimlerin, şiirlerin gerçekötesi kavramlarla açıklanması oldugunu gördüm. Hah peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak hocam derseniz. Bırakın gerçek hayatı derim. Ama siz bırakmayın.

leziz.

son birkaç gecedir bilgisayarı 2 civarı kapattıktan sonra 4'e kadar televizyona takılır oldum. dün gece kanallar arası dolaşırken bir yandan tnt'de seinfeld buldum, diğer yandan da national geographic'te internetteki yemekle alakalı bloglar üzerine bir belgesele rastladım. 2 günlük bir heves getireceğini bilmeme rağmen acayip hoşuma gitti, bugün bilgisayarı açınca baktım hafiften inceledim. tabii bünye üşengeç blogların her köşesini okumadım bu yüzden, biraz resim baktım (çok iştah açıcılar) biraz da yazılanlara göz gezdirdim. iki tanesinin linkini verebiliyorum üçüncü uzakdoğulu arkadaşın adresini kaçırdım çünkü..
david lebovitz:
amerika'da uzun süre bir restoranda çalıştıktan sonra paris'e taşınıp kendisini keşiflere vermiş ve tatlılarla kafayı bozmuş durumda anladığım kadarıyla, zaten kendisi de bir tatlı şefi. belgeselde bir dondurma yaptı anlatamam çok lezzetli gözüküyordu..
chez pim:
gecenin bir yarısı yanlış anlamadıysam, pim upuzun soyadının kısalmış hali. atıyor da olabilirim tabii. san francisco'da yaşayan bu hatun da san francisco'yla sınırlı kalmadan restoranlara cafelere falan gidip orada güzel tatlar keşfediyor fotoğraf çekiyor ve kendi uyguladığı bazı tariflere yer veriyor..

ayrıca ikisinin de blogunda kendi sevdikleri yemek bloglarının (yemek düşkünü demek daha doğru belki de, hatta belgeselde foodie diye bir terim kullanıldı bunun için) linkleri var, onlara da bir göz gezdirmenizi tavsiye ederim.

belgesel bitti, biraz daha oyalandım, pulp fiction'ın dans sahnesini izleyip uyudum.

20 Haziran 2008 Cuma

öhöm

merhaba faslını kaçırmış bi kişi olarak ''ne yazsam'' heyecanımın yerini ''yahu şimdi ne yazsam arada kalacak öyle'' düşüncesi almış olsa da merhaba! diyerek hemencik yerimi almak istiyorum bu sempatik oluşumda. ancak mecalim kalmadığından ötürü hevesimi bi sonraki yazıma saklayacağım. hadi bakalım.

Bağlaçlara dair.

bir çok insan gibi cansız veya soyut kavramlara karakter gömme olayını sıkça yaparım ben de. Örneğin bağlaçlara kafam esti bugün.

şu ki den başlayayım. ki akıllı çocuktur vesselam. şizofren sanılır ama değildir. hoş her iki farklı kavram olabilen imgeler mutlaka şizofren mi olmak zorundadır sanki. bu ki ilgi, iyelik gibi bir çok vukuyu niteler. hani bazı insanlar vardır, fazlaca bilgilidirler bir çok konuda, konuştukları vakit kimse o bilgi birikimi karşısında laf edemez ama şahıslarında mevcut bulunan tevazu nedeniyle çok da fazla konuşmayı sevmezler. diğer insanların kendilerini anlatmalarına izin verirler. hayır yoksa anında o insanları göt edebilecek kapasiteye sahiptirler fakat müdahale etmezler. büyük insan mı denir ne denir bilemem ama candır bu ki. böyle bir insandır. bir gün gelir the marmara nın kitçınıtında yemek yiyebilir dostlarıyla ertesi gün gider yarım döner yiyip arkadaşlarıyla güler eğlenir yolüzeri bir dönercide. önemli olan daha çok güzel vakit geçirmektir onun için.

gelelim ve ye. bir insanın bu kadar mı götü kalkık olur arkadaş. hayır kızarım kendisine ama sevdiğim bir yanı da vardır. yiğidi öldür hakkını yeme demişler ya işte o minval. bilirsiniz çoğu kişinin aklına bağlaç deyince öncelikle "ve" gelir. popülerdir kısaca. bu popülerliğin de bilincindedir ama öyle kör göze parmak alçakgönüllü olmaz. gerektiğinde aslan burcu kesilir. hoş çoğu zaman aslan burcudur ya kendisi. "ve" romantiktir aynı zamanda ama çok az gösterir dışarıya. içki masasında bile açılmaz size o derece.. onun romantikliği biraz "siz ne anlarsınız" havasındadır. anlatmaya çalışır, bakar ki karşı taraf alakasız bir romantizmden bahsediyor. hemen boşverir. ne de olsa anlamıyor der. konuyu kapatır. ha öyle deli gibi aşık değildir. aldatma potansiyeli vardır ama her gördüğü güzel/yakışıklıya da meyltmez. olabildiğince sadık olmaya çalışır da pek olamaz sanırım. o görmüş geçirmiş bir tecrübe abidesi gibi görünse de alakası yoktur. mesela, "da" ondan çok daha tecrübelidir ama gerekmedikçe göstermez. neyse "ve" nin sevdiğim yanı, matematik ile alakalı bir mevzudur. matematikte tanım cümlelerini çok severim. orada "ve" kelimesi o kadar çok şey ifade eder ki..bazen sadece ona dikkat etmek bile bir çok problemi çözdürebilir. (x| x<200 ve x != 0). bunun neyin tanımı olduguna dair hiç bir fikrim yok ama oradaki "ve" bağlacının bağladığı sadece iki kelime gibi görünse de aslında o kadar çok ki..

gelelim şu alemin en melankolik çocuğuna. arkadaş bir insan duygu yogunluğu yaşayabilir, her şeyden hislenebilir de bu kadar mı olur. numunelik verilmiş edebiyat alemine. bedazzled filmi geliyor aklıma. izleyenler hatırlayacaklardır. oradaki esas oğlanımızın büründüğü kimliklerdne biri de dünyanın en duygusal insanı kimliğiydi. böyle bir karakter gerçek olamaz sanıyorsunuz değil mi. yanlış o karakteri al, bu "ama" nın yerine koy aynı şey. ama..ama...ama..ne lan bu. az eğlen allahın emosu.

şu bağlaçlar aleminde hatta ne bağlacı tüm edebiyat aleminde, en kral karakterler listesi yapılacak olsa ilk üçte kendine yer bulacak bir elementtir "de". yani bir insanda bu kadar mı doluluk olur, bu kadar mı gözlerinden hayat akar, bu kadar mı bu kadardır. "de" de, "ki" gibi farklı alanlarda sıkça kendine yer bulur ama bu gereklilik için değildir. bir fikir mücadelesi ile betimlemeye çalışalım. örneğin atıyorum komunizm.iyidir kötüdür orası ayrı bir konu lakin ortada verilen bir mücadele var. bir mücadeleden sonra onun gereği ve önemi anlaşılıyordur. öyle tepeden gelmemiştir "bu da gerekli cümle için" diye. bakmış, düşünmüş, görmüş, olması gerekeni anlatmış..sabırla..ısrarla..sakin.. ve sonrasında kendisi kabul görmüş. büyük saygı duyulur ona bu dünyada. hani düşmanları çoktur da cesaretli düşman ister insan. evet mücadele etmeye değer bir düşman olsun der. "off ne uğraşacagım ya" demek istemez. işte de ye düşman olanlar da, de için "mücadele etmeye değer" düşman derler hep. çok kuyu da kazılır arkasından. bilerek yanlış yazmalar farklı anlamlarda kullanmalar....hoş bu kadar kuyu kazılmasının nednei de bir yandan kendini bilmezlerin işlerine çomak soktuğundandır..emekçidir "de"..

bu dünyanın en sempatik insanlarından biridir "ile". her şeyiyle hayat doludur. düşer tökezler ama hep umutludur geleceğe dair. çok da komik değildir aslında ama espri anlayışı benim gördüklerim içinde en iyi olandır. gerektiğinde dibine kadar romantik, gerektiğinde sonuna kadar yoldaşlık, gerektiğinde kendini paralarcasına hayat eyler yakınlarına.. hani ahmet kaya der
"soytarılık etmeden güldürebilmek seni
ekmek çalmadan doyurabilmek
ve haksızlık etmeden doğan güneşe
bütün aydınlıkları içine süzebilmek gibi
mülteci isteklerim oldu ara sıra, biliyorsun..

kafamı duvara vurmadan
tanıyabilmek seni
beyninin içindekileri anlayabilmek
ve yitirmeden, yüzündeki anlık tebessümü
bütün saatleri öylece durdurabilmek için
çıldırasıya paraladım kendimi "

işte budur "ile". tanrıya şükür ki mevzubahis şiirin sonraki kısımlarına geçmemiştir henüz..umarım da geçmez..onu anlayabilmek zordur..anladığınızda onun için bu şiirin devamındaki sözler olmayacaktır..anlayın "ile" yi..

efenim tahmin ettiğimden çok uzun bir yazı oldu şimdiye kadar bile. daha önümüzde beş bağlaç var ama burada kesmek istiyorum izninizle. belki çok beğenince devamını da çekeriz. :)

ayrilacağim

"hakkın yoktu sevgilim
beni böyle üzmeye
çekmem artık kahrını
ayrılacağım
hıçkırığa boğuldum
satırları yazarken
fakat kararım kesin
ayrılacağım"





bu şarkının bu versiyonunu dinleyipte özledikleriyle kadeh tokuşturmak istemeyen var mıdır ?